Anket

Sizce Ülkemizin Nükleer Santrale Ihtiyaci var mi?
View Results

#3

 

 

Al göğüslü, kül gagalı çelimsiz bir kuş havalanıverdi, kaç yaşında olduğu bilinmez göknar ağacının yeşil çimlere yakın dalları üstünden. Sonra yüzlercesi izledi onu, dingin mavi göğün ak bulutlarına doğru yükseldiler. İri birer kara nokta oluncaya kadar, onlarca kulaç yükseldiler. Yükselirken küçüldüler, küçülürken cılızlaşan şen cıvıltılar yayıldı yere doğru, duyulmamış çalgıların, söylenmemiş türkülerin ırlarıyla dolu. Yükseklerde kara kar taneleri oldu kuşlar, düzensizce oraya buraya serpildiler. Ak bulutların içinde yitiverip gittiler, birlikte ve mutlu şarkılar söyleyerek.

Gözlerim kuşları uğurlayınca yalnız kaldım sanıp bakıyorum yere, fakat seviniyorum. Binlerce sarımsı, parlak kabuklu ve minik gövdelerden bir ordu kaynaşıyor önümde, kuru çam yapraklarının üstünde. Kimileri günbatımı, kimileri gündoğumu yönünde, sanki ırmakları andırır biçimde akıp duruyor. Baktıkça bakıyorum, gözlerim dalıyor, bir uyum buluyorum o karmaşanın içinde. Birisine takılıyorum içlerinde, kararlı mı kararlı birisine! Anlıyorum, ayırımcı bakınca yapmaya çalıştığını, ağız kıskaçlarıyla sımsıkı tuttuğu, gövdesinden on kat, bilemediniz beş kat büyük, yeşilimtırak bir yaprak kırıntısını taşımak için ölesiye diretiyor. Doğrusu yaprak mı, dal mı ya da bir ağaç meyvesinin küçücük bir parçası mı taşımak istediği, anlaşılamıyor baktığım yerden. Seçilemiyor çıplak gözle. Seçmek için bir büyüteç ya da kartal gözüne benzer genç bir göze sahip olmak gerek. Ama anlaşılamasa da ne taşıdığı, gövdesinden kat be kat büyük bir şeyler taşımaya çalışıyor bir yerlere. İmrenmemek olası değil bu minicik yaratığa. Bir an günbatımından gelen birileriyle çarpışıyor, başka bir an yolundaki iri bir dala takılıyor, düşürüyor yükünü yola. Ancak, direniyor, didiniyor, güç tüketiyor, sonra yine sırtlamayı başarıyor yükünü bir iğne başı kadar bile ilerleyemediği yerde. Sırtlanınca yükünü düşüyor yeniden yola, gündoğumu yönüne. Düşürmemek endişesiyle belki de çabucak ilerliyor. Kaç kez yineleyecek bu işi son durağa varıncaya dek? Kararlı, sövüşmeden ve dövüşmeden, kim bilir?

Ormanları duymak ormanlarda yaşamı izlemektir. Ne güzeldir dağlar ve ormanlar! Bitmez bir sevdadır, şarkıdır, türküdür. Ama dağları, ormanları duymak ve anlamak için “insan olmak” gerek! İnsan gibi insan olmak! “Dağlar, dağlar! Kurban olam, yol ver geçem…”. Anımsayıverdim, andım Barış Ağabeyimi, istem dışı şekilde Toros’ların sessiz yamaçlarında birden bire. Çocukluğumun, gençliğimin Barış’ının şarkısı geliverdi dilime. Nasıl da göçüverip gitmişti aniden? Tıpkı yürüdüğüm dağın doğu yamacındaki orman gibi… Onun çocukluk gözümüzde yüce kıldığı dağlar ve ormanlar, insan eliyle atılan bir kibrit çöpüne, sigara izmaritine kurban gidecek kadar güçsüzmüş oysa. Şimdilerde yanan ormanları görünce, ne kadar da şefkate, sevdaya, sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı olduğunu anlıyorum onların. Bir bebek, bir çocuk gibi korunmaya ve sevilmeye ihtiyacı varmış ormanların.

Şu an yürüdüğüm yamaçlarda yaşayan bir orman, yani yaşam; yakılmış karşı yamaçlarda cılız makilikler sevgiye ihtiyacı olduğunu belgelemekte ormanların. Girişte bir tabela ve üzerinde “Bu orman insan eliyle yakıldı” yazıyor. Yaşam olan yamacından yakılmış, yaşam olmayan yamacına bakıyorum ormanın. Kurşunsu, cansız ve çok sessiz görünüyor. Kuşlar yok, karıncalar yok, ağaç yok, yeşil yok. Yakılıp bitirilmiş bir suskunluk karşısında dirilik, canlılık ve neşenin iki tezat resmi birkaç yüz metre mesafede düşüncelere salıyor insanı. Bilirdim, karşı yamaçları da ormanlarla süslü iken. Daha bir yıl önce içinden kıvrılarak süzülen yolun her iki yanında, yerini kimi zaman uçurumlar kimi zaman tatlı düz ovalara bırakan yeşil renkli giysileriyle donanmış, mutluluk ve yaşam kaynağı ormanları anımsıyorum. İbret alınması gereken bir öykü var ortada.

Son yıllarda orman yangınları görülmedik biçimde artış gösterdi. Nem düşük, hava kuru, sıcaklık yüksek! Bu yüzden yangın riski var ve yangın çıkabiliyor. Bu doğru ama bazı yerlerde ise kasıtlı biçimde yakıldıklarına dair kuşkular yakıyor insanı, yüreğinden yaralıyor. Sormalı insanoğlu kendine. “Sevgiden ve sevilmekten mi uzaklaşıyorum?” diye sormalı. Güz yağmurlarının üşüten hüznünün, yaz yağmurlarının coşturan sevgilerinin ormanlardan geldiğini göremez mi oldu insanlar? Arsa ve tarlalar, nasıl da doruğu yaz güneşine direnen kar örtüsüyle bezenmiş, zirvelerdeki kayalıkları gizemli, dumanlı dağlardan kıymetli oldu? Ormanların yaşam olduğu, yaşamın güzel olduğu nasıl unutuldu da doğal yaşamın tarlası, içilen suyun anası, sağlıklı yaşamın havası ve bereketi ormanlar ardı ardına yakıldılar? Vahşice, barbarca, canice ve umarsızca artan orman yangınları gerçeği var karşımızda!

Ormanları duymak, dinlemek gerek. Dağlara baktığında, ormanları duyduğunda, içinde yürüdüğünde ruhu Tanrı’ya yükselenler, göğüsleri şişip alabildiğince nefesle dolanlar, sevenler, sevilenler yani vicdan ve kalbi olanlar yakamazlar ormanları. Onları yakanlar, yaktıranlar bilemezler, anlamazlar, anlayamazlar sevgiyi. Ve sevgiyi bilmeyenler duyamazlar ormanların dilini. Ormanları orman vasfını kaybetmeye mahkûm edenler haketmezler sevgiyi. Vahşilikten artakalan kirli, küllü toprağı ve taşı deniz manzaralı villalar ve beton apartmanlar yapmak üzere 2B düzenlemeleriyle satıp 20-25 milyar Dolar gelir sağlamayı övünç kaynağı olarak gören seçim ve geçim getirimcileri anlayamazlar ormanların değerini. Ve bir de deliler…

Not: Bu yazı, Büyükeceli, Gülnar, Mersin’de 2001′de insan eliyle yakılmış olan orman için yazılmıştı. Bugün de (17.07.2007) ne yazık ki Silifke ilçesine bağlı Taşucu beldesi çıkışında, Bozyazı ilçesi Tekmen beldesi yakınlarındaki orman yangınından dolayı Mersin-Antalya karayolu trafiğe kapatıldı.

#2

Bir cevap “Ormanları Duymak…”

  1. selin şöyle buyurdu:

    Arkadaşlar siteye destek olmak için anasayfadaki ‘REKLAMLAR’ başlığı altındaki linklere tıklayalım…

Cevap Yaz

TOPlist
toplistçiçekçi
Domain